now etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
now etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sağır ve Dilsizim :(

Sağolsun çalışanlarımız aynı anda tatil iznini kullandığından, bu yaz ense ve tatil ikilisini yapmak yerine işe gidiyorum, çalışıyorum, ışıldıyorum. Bu ve bunun hakkındaki detaylar başka bir yazının konusu. Birkaç gün önce işten çıkıp, en acilinden okuluma gitmem gerekti ve taksi çağırdım:


-iyi günler abi, x üniversitesi.
-okuyor musun?
-evet abi. (kısa ve net cevaplar, aman muhabbet uzamasın)
-okumak gibisi var mı? zamanında keşke okusaydık. (geliyo geliyo süper geyik geliyo)
-doğru abi. (profesyonelce her muhabbeti tıkıyorum)
-misal, senden evvel iki Rus karısı aldım, Laleli'ye bıraktım (lan misal ne? nerden geçtik bu konuya)
-evet abi (zorunlu onaylama, zira adam yola değil gözlerimin içine bakıyor)
-arkaya oturdular. ikiside mini giymiş, dağ gibi karılar. biri sarışın biri esmer. (bkz: tasvir)
-(delicesine susuyorum, abi daha da şevkleniyo)
-ben tabi aynadan kesiyorum, esmer açtı bacaklarını (afedersiniz elini vajina şekline getirir ve bana döner) ancuğu gözüküyo, bızırı titriyo araba çukurlara girdikçe gavurun, belli ki yeni müşteriden gelmiş. (ben böyle dönmüş bir çift göz görmedim)
-(susmanın yanında pısıyorum da artık)
-9 yaşında kızım var, önlük aldım geçen gün misal (abi hakiki manyak, bağsız geçiyo konudan konuya)
-(ben yokum, beni geç)
-böyle anlatıyorum ama babayım ben de. (vallahi korkuyorum lan) şimdi bunları anlatınca okulu bırakıp taksici olmak istemeyesin (aaa espiri, du gülim)
-yok abi ehe mehe (sempatik gözükeyim)
-öhörömöhöröeheöeehohohhsss (güldü)
(derken ani bir fren, uzun bir korna sesi, öndeki arabaya çarpmaya ramaklardayız. taksici abimiz kafayı camdan uzatır...)
-ananınbacınınkarınınkundaktakibebeğinçocuğununyengenilalalalalalalalalalalalalalalsiktiminin (küfürler nirvanası)
(içeri girer, hımmssss sesiyle birlikte)
-pezevenkkk.
-evet abi.
-sana demedim yeğenim.
-yeğeninim.


Aman taksici bana sarmasın, başıma ağrı koymasın derken başıma en fenası geldi ve bi daha da binmem lan taksiye diye kendi kendime söylendim taa ki 1 gün sonrasına kadar. Sabah altıda yattığım ve sabah altıda uyandığım bir gün yine iş yerindeyim. Göz kapakçıklarımın aralığı tahmini 3mm. Dünyayı kırık televizyon ekrarından izliyoum. Ve bunun üzerine 1 konteyner mal geldi ve tırı boşaltmak durumunda kaldım. Güneşin alnında saatler süren tır boşaltma olayından sonra(tır büyük olduğundan geç boşalıyo) akşam oldu. Deli gibi yorgundum ve eve gitmeye can atıyordum. Arabanın salak bir arızası yüzünden tamirciye bırakmak zorunda kaldım. Yine taksiye mahkumdum. Lütfen lan bu seferki manyak çıkmasın, zaten yorgunum başım ağrıyo, katlanamam iç sesleriyle duraktan taksi çağırdım. Taksiye bindim ve 2. dakikada taksici başladı:


-Haftasonu karıyı çocukları aldım Ağva’ya gittim. Denize girdim bin pişman oldum. Sol kulağıma su girdi, çıkmıyo abi iki gündür. Duraktan arkadaşlar arıyor dalga geçiyor, o duyamaz diye. Makarası olduk çoluk çocuğun. Geçer di mi abi bir iki güne?

(yola bakıp hiç sesimi çıkarmadım)

-Aslında var ya hiç gitmeyecektik Ağva’ya. Hem uzak hem sahili pis, kalabalık, denizi de çok dalgalı valla ben bi tat alamadım. Kadınlar falan denize giriyor, elbiseleriyle. Aslında ıslanınca kıyafetleri vücuduna yapışıyor, daha fazla dikkat çekiyor. Halbuki mayo giyseler kimse dönüp bakmayacak. Sen Ağva’ya gittin mi abi hiç?

(yola bakmaya devam ettim)

-Taksicilik İstanbul'da yapılacak meslek değil. Hırlısı var hırsızı var, sarhoşu var, trafik desen ayrı dert. Her gün binbir türlü sorunla uğraşıyorsun. Ben aslında The Marmara Otel'de muhasebede çalışıyordum, erken emekliye ayrıldım. Çocuğun sorunları oldu, okuldu şuydu derken para yetiştiremez oldum. Evi sattım, şimdi taksicilik yapıyorum. İnsan ne oldum dememmeli, ne olucam demeli. Yarınımızın garantisi yok ki. Sen ne işle meşgulsün abi?

(Baktım adam susacak gibi değil, cebimden aypok’umu çıkarıp yazmaya başladım):

Sağır ve Dilsizim :(

-Abi valla özür dilerim, bilemedim ki birden. Nerden anlayacak insan. Tipinden de belli olmuyor ki. Peki abi doğuştan mı, yoksa allah muhafaza bir kaza falan mı geçirdin. Gerçi doğuştan sağır oldun mu dilsiz de oluyosun zannedersem. Çünkü hiçbir şey duymuyorsun ya, e haliyle de konuşamıyorsun. Abi hiç unutmam bizim komşumuzun oğlu…

-Hay abini sikeyim be güzel kardeşim, hay ben senin abini sikeyim.

Canın mı Sıkkın Senin?

Dünyanın yüzde doksan dokuzunda olduğu gibi sabah uyandığında; huysuz, sinirli, ters olan birisiyim. Ama bu cumartesi öyle güzel uyandım ki, üst kattaki çocukların sabahın köründe tavanı delme çalışmalarına bile “haylazlar sizi” diye tepki veriyordum. Camımı açtım. Ne boğucu bir sıcak, ne donduran bir soğuk… Kusursuz bir hava, mükemmel bir dinginlik vardı. Kuş sesleri duyuyordum. Böylesine güzel bir güne, güzel bir kahvaltı yakışırdı. Genelde üşendiğimden bir iki kahvaltılık malzeme çıkarırken, bu sefer dolapta ne varsa çıkardım. Omletler, pankekler, egg in basketler hazırladım kendime. Masaya oturdum ve ekmek olmadığını fark ettim. Normalde ekmek yerine geçebilecek şeyleri gözüm ararken –galeta, kuru pasta, sunta, ansiklopedi- bu sefer hiç erinmeden üstümü giyip kendimi dışarı attım. Hem bu vesileyle hava da almış olurdum.

Apartman görevlisine, güvenliğe, komşumuzun sürekli zırlayan sümüklü piç çocuğuna, kaldırımlara, dağa bayıra günaydınlar saça saça bakkala gidiyordum. Allahım kafayı yemek üzereyim, bu ne güzel bir sabah lan. Neşe pınarı olmuş akıyordum. Bakkala girip Sebahattin abiyle şakalaşıp atıştıktan sonra birbirimizi gaza getirip bir el de tavla attık. Normalde 3 yaşındaki çocukla bilek güreşi yaparken bile hırslanan, kazandıktan sonra “nası koyduma am çocuğu göd” diyen ben, kaybetmeme rağmen neşeliydim. “Akşama uğra da vereyim yine koltuğunun altına emaneti” dedi ve polo şekerimi ben giderken fırlattı. Şekeri yakalayıp ellerimizi aynı anda eyvallah manasında birbirimize kaldırdıktan sonra şekeri ağzıma atıp, az ötede top oynayan çocukları gözüme kestirdim.

Aralarına dalıp hepsini tek tek çalımlayıp, beşlik çaktıktan sonra kaleciyi de geçip topu çizgide durdurdum. Dönüp arkama baktım. 8 tane çocuk durmuş beni izliyordu. Dizlerimin üstüne kapaklandıktan sonra yerdeki topa kafa atarak golümü yazıp “Rooonaldoo ronaldo ronaldo mükkemmel bir golll” diye bağırarak eve doğru yöneldim. Ne kadar arkamdan “lan amınakoduğum sikti attı oyunu, yavşağın evladı, divane galiba” gibi sözler duysam da sözlerin hepsi kulağıma “allamm ne kral fitbolcu(göz bebekleri japon çizgi filmlerindeki gibi büyümüş ve titrek şekilde) 10 saniyede inanılmaz etkilendim ve hemen idolüm oldu(eller yüreğin üzerinde kenetlenmiş şekilde) olarak geliyordu.

Eve girdim. Kahvaltımı ettim. En dingin parçaları playlist’e attıktan sonra kitabımı aldım ve uzandım. Tam kahvemi yudumlayacakken telefonum çaldı. “Efendim. Uzanıyordum öylece. Herhangi bir planım yok. Olur, bir saate kadar oradayım o zaman. Görüşürüz.” Uzandıktan sonra çişim gelse “neyse yarın yaparım”, deprem olsa “kafama yastık koyayım bari” diyen ben, hiç düşünmeden arkadaşlarımla buluşup bir şeyler içmek için dışarı çıkıyordum. Yola koyuldum. Yoldayken sırasıyla “biz kellogs cocopops is-te-riz” “var mı nazo gibisi” “dabi dabi mısır çerezi” cingıllı reklam müziklerini icra ettim.

Olanca neşem ve sanki götüme kelebek kaçmışcasına kıpır kıpırlığımla buluşacağımız yere vardım. Bir iki hoşbeşten sonra arkadaşıma telefon geldi ve yarım saate kadar bir yere gitmesi gerekti. Bol jöleli, kuyu dibi siyahlığında kıvırcık saçlı, her an depresyona girme ihtimali olan, dilini pek anlamadığım Pelin’le başbaşa kalmıştım…

-İşte ben de ona dedim ki “sen asıl kendine bak” bu bir bozuldu, bir suratı düştü, görmelisin.
-Cidden çok acayip, kaliteli laf sokmuşsun. Tebrik ederim Pelin’cim.
-Aaa dur bak aklıma ne geldi. Bak şimdi sigaranı böyle dik tutup yukarı aşşağı yapınca eğer dumanı halka olursa “O” seni düşünüyor demektir. Yapsana öyle bi.
-Kim beni düşünüyor Pelin’cim?
-Ya yapsana sen
-(Hay sen sabır) al bak yapıyorum çıkmadı halka malka. Bu teoremin sahibi rüzgarı hesaba katmamış zannedersem.
-Hıı olmadı cidden. O zaman bak şey yap; sigaranın filtresini böyle ovala ovala sünger kısmında bi harf çıkıcak. Bakalım “O” kişinin isminin baş harfi çıkacak mı?
-Kimin isminin baş harfi Pelin’cim?
-Ya yap sen. Bu arada az önce soracaktım neyse dedim. Canın mı sıkkın senin?
-Yoo gayet iyiyim, o da nerden çıktı. Ovalıyorum ben bu izmariti.
-Ovala da... bilmem sanki bir şeye canın sıkılmış gibi geldi bana.
-Pelin, sapı sökülecek izmaritin bi bok çıkmıyo işte.
-Ovala sen biraz daha ben görüyorum çıkıyo bir şeyler. Böyle moralin bozuk ama söylemiyor gibisin. İçine atma.
-(Cin çıkacak amınakoyim hala harf diyo) gayet iyiyim Pelin’cim. Bak ne güzel sigara izmariti ovalıyorum, mis.
-Bana her şeyini anlatabilirsin. Senin sorunun benim sorunum. Yardımcı olurum ben sana. Aaa bak harf çıktı işte. “P”ye benziyo. “P” hatta.
-(Yarrağa benziyo, nerde lan “P”) Ben göremedim pek Pelin’cim. Neyse kalkayım artık ben de. Sonra görüşürüz zaten.
-Bi sorunun, sıkıntın olduğunda çekinmeden bana anlatabilrsin. Hayat değmez ufak tefek şeylere canını sıkmaya.

Koşar adım bulunduğun yerden çıkıp eve doğru yola koyuldum. İçimde nedenini bilmediğim bir sıkıntı vardı. “christopher nolan nolan, boynunda urganın olam, eğer başka yar seversen, buralarda nasıl duram, sivasınnn yollarınaa” diye içimden türkü söyleyip kendimi neşelendirmeye çalıştım. Olmadı. Eve yaklaştım. Ebesinin taraçası yokuşunu indim, pes cafeyi geçtim, bakkalın önünden geçerken, Sebahattin abi:

-Hoanes’im gel de tavlayı vereyim koltuğunun altına keh keh.
-Sebahattin abi allaşkına siktirgit başımdan. Zaten canım sıkkın...

Kucağımda 24lü Tuvalet Kağıdı, Önümde Audi Q7, Erik Yiyordum

Az önce markete gittim. Hatta terim hala kuyuk sokumumda. Arkadaş bu ne sıcaktır. Neyse esnaf gibi havalar çok sıcak, iş yok muhabbetine girmeyeyim. Meyve falan alacaktım. Meyvelerin olduğu reyona doğru yöneldim. Kucağında yoğurt, pırasa, kepek ekmeği, yufka, pirinç, kola olan bir kadın bana doğru bakıyordu. Meyve reyonu, kadının olduğu tarafta olduğundan ona doğru gitmek durumundaydım. Dik dik bakmaya devam ederken birden "hımınzıs" dedi sessizce. Bana dememiştir diye yoluma devam ederken, ya daha yakın olduğumuzdan ya da sesini yükselttiğinden daha yüksek bir sesle "hımınzıs" dedi. Yanına doğru gittim. Bana mı dediniz dedim. En üst raftaki meyveli yoğurtları gösterdi. Kucağı çok dolu olduğundan alamadığını anladım. Rafa doğru uzandım, 4lü meyveli yoğurtları alıp kucağına bıraktım. "Teşhistır" dedi. Bi bok anlamadım. "Riebelşsta" dedim gittim.

Meyve reyonunun önündeydim. Erik seçiyordum. Erik konusunda çok hassasımdır. Her türlü tartışmada eriğin en güzel meyve olduğunu iddia eder ve her seferinde haklı çıkarım. Teker teker eriklerimi seçiyordum. En yeşillerini, en sertlerini poşete doldurdum. Yan tarafımda kiraz seçen; fedon tenli, zift karası saçlı, buz beyazı pantolonlu, 32 ekran gözlüklü kızın, telefondaki konuşmasına şahit oldum.

-Taaam, okey o zaman, sizin mekanda buluşuruz, kankalarını da kap gel.
(Bu cümleyi duydum. Tam olarak buydu. "XD" yaptım içimden. dinlememeye çalıştım, lakin kız bağrarak konuşmaya başlamıştı.
-Bil miiii yo rummmm.
(Henüz dizideki sistemler günlük hayatta olmadığından monolog olarak gidiyor tabi konuşmalar)
-Yaa seçemiyorum araba maraba. Ne yapacağımı bilmiyorum, gerçekten.
(Bunu duydum. Cidden çok zor bir durumda olduğunu anladım. Bundan sonraki monologlarda araya girmiyorum)
-Hayıııarrrr
-Seçemiyorum dedim sana.
-Ben yeni bi aşka hazır değilim.
-Şu an cidden sinirleniyorum, lütfen kapatalım.
-Bak çok kötü oluyarammm. Kirazları atıp gidicem buraya, seçemiyorum dedim.
-Kapatmak istiyorummmm.

Dedi ve telefonu kapattı. Kirazları poşetle beraber kiraz kasasının içine attı. Ve ağlayarak dışarı fırladı. O arada eriklerimi seçmiştim. Kirazlara doğru yöneldim. Kızın attığı poşete baktım. Bütün çürük ne varsa poşete toplamıştı. "Sen daha kiraz seçemiyosun, araba mı seçeceksin" dedim içimden. Kirazlarımı seçtim. Polo delikli nane şeker aldım. Kasaya doğru gidiyordum, telefonum çaldı. Tuvalet kağıdı da almam söylendi. Havlu peçete, zart zurtların olduğu reyona gittim. 6lı tuvalet kağıdı aradım, yoktu. 12li baktım, o da yoktu. Bir tek 24lü vardı. Mecbur 24lü aldım. Kasaya gittim. Ödemeyi yaptım, Tuvalet kağıtları poşete sığmadı. Kucağıma aldım.

Bir elimde erik ve kirazdan oluşan poşet, diğer elimde ise kucaklamış vaziyette 24lü tuvalet kağıdı vardı. Hava ebesinin amı derecesindeydi. Kapının önünde "hımınzıs" diyen manyak kadını gördüm. Hızlıca geçtim. Kirazları ağlayarak atıp giden kız, siyah bir audi(Q7)'nin içindeydi. Yüksek sesle gülerek; "Yaav bu süpeerrrrmişşş" dedi.

Tuvalet kağıdıma sıkı sıkı sarıldım. Poşetten bir erik aldım. Ağzıma attım. Ekşi ve kütür kütürdü. "Yaav erik süperrrrmişşşş" dedim...

Reşat Nuri Güntekin'in Ölümsüz Eseri: Fırıncının Kızı

Daha önce Fırıncının Kızı adlı şeyi duymuş ama bir anlam verememiştim. Kimileri bunun bir kitap olduğundan bahsediyor, kimileri ise eski erotik bir Türk filmi olduğundan... Ama neden fırıncının kızı? Neden manav, kasap, bakkal değil de fırıncı? Esnafsa onlar da esnaf. Bu seks kokulu konuyu, fırıncının küreği ve ortamın sıcak olmasına bağlamış ve kafamda kapatmıştım. Taa ki 1 hafta öncesine kadar...

Her zamanki güzergahımda ilerliyordum. Ebesinin taraçası yokuşunu indim, pes cafeyi geçtim, fırının önündeydim. Lakin bugün bir değişiklik vardı. Suratsız, sanki sincaplar tarafından gün aşırı tecavüze uğruyormuş gibi duran amcanın yerine; Lolita filminden fırlamış, zannedersem yirmili yaşlarda, yaşıtım, saçlarını ayırıp kafasının tepesinde iki top şeklinde toplamış sevimli bir kız vardı. "buyrunhoşgeldiniznasılyardımcıolabilirim" dedikten sonra ekmeğimi aldım ve gittim.

Öncelikle şunu belirteyim; paranoyak ya da "pelin kesin benden hoşlanıyo" gibi şeyler düşünen biri değilim. Genelde aksini düşünürüm hatta. Derken günler dünleri kovaladı. Bizim fırıncının kızı, fırının önünden her geçtiğimde önlüğünü çıkartıp kapının önünde enteresan figürler sergilemeye, her ekmek aldığımda daha fazla konuşmaya, sorular sormaya başladı. İlgimi çekmek için ağzındaki sakızı tükürüp semi-vole şeklinde vurmaya kalkışıyordu. Para üstünü verirken ısrarla elimi uzatmamı bekleyip, bozuk paraları avucuma koyarken tırnaklarıyla etimi koparıyordu. Galetaları kırıp kafama atıyordu. İyice çığrından çıkmıştı. Ama ben hala "yeni taşınmış, canı sıkılıyordur kızcağızın, arkadaş arıyordur" şeklinde düşünüyordum. Yine gayet sıradan bir günde fırına uğradım:

-Buyrun hoşgeldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?
-Eppeh vir.
-Şansınıza ekmekler de yeni çıktı fırından, sıcaklarından veriyorum.
-Vir.
-Tava mı? düz mü? susamlı mı? susamsız mı?
-Normal.
-Açma, poğaça, galeta, simit, kuru pasta ister misiniz?
-Yoh.

Derken gözüme ekmek rafının en üstünde, altın kemermişcesine duran tandır ekmeği ilişti ve bir de tandır ekmeği istedim. "Ya size çok zahmet olcak ama, benim boyum yetişmez. tabure burda değil. İçeri gelip siz alabilir misiniz?" dedi. Ve içeri girdim. Kollarımı rafa doğru uzattım. Tam ekmeği alıyordum ki, birden arkamda bir sıcaklık hissettim. Belime sıkıca sarılmış ve arkadan bana dayıyordu.

Taciz ediliyordum lan resmen. İlk kez tacize uğradığımdan ne yapacağımı bilemedim. Ekmeğimi alıp dışarı fırladım ve Hülya Koçyiğit gibi koşma kararı aldım. Ekmeğimden bir parça koparıp ağzıma attıktan sonra kollarımı iki yana açıp, bir sağ omzumu öne, bir sol omuzumu öne atarak sendeleye sendeleye apartmana kadar koştum. Asansöre bindim. Her asansöre binen insan gibi küçük ekranda artan rakamları büyük bir hayretle izledim.

Eve girdim. Yüzükoyun kendimi yatağa atıp, hüngür hüngür ağlayarak güzel bir final yapacağımı düşündüm. Yatağa doğru yaklaştım. Gerildim, gerildim... Uzun atlayacaktım. Ne kadar yüksek atlarsam o kadar gösterişli olacaktı. Ve gözlerimi kapatıp yatağa doğru atladım. Adeta uçuyordum. Bir müddet havada süzüldüm. Heidi'nin bayır aşşağı koşarkenki surat ifadesi vardı yüzümde. Kafamı komodine vurmamla Heidi'nin sapık dedesini gördüm. İçime doğru, sessiz sessiz ağladım...

Nerde erkek hakları amınakoyim.