ufacıktım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ufacıktım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Biz Üç Kişiydik; Tolga, Koray ve Ben. Ha Sonradan Cdci Abiler Geldi

İnternetin şimdiki gibi yaygın olmadığı, en ufak erotik derginin bile bulunmasının imkansız olduğu yıllar... Ortaokuldayım. O dönem pornoyla ilgili içeriklere sahip olmak gerçek bir saygınlık gerekçesi, adeta statü belirtisiydi. Bizim dönemimizin en saygın kişisi ise "Sinan"dı. Çocuk, koca sınıfı, hatta okulu şimdi gitsem fellik fellik arasam o kalitede bulamayacağım porno dergiye boğmuştu. İlk başlarda arkadaşımız olduğu için dergileri hediye eden, al sende kalsın diyen Sinan, cd dönemiyle birlikte işi ticarete dökmeye başlamıştı. İkiye alıp dörde, üçe alıp altıya, dörde alıp eşşeğinsikine satıyordu. Çantasında porno dergi ve cdler için bölmesi bile vardı. Sinan adeta çıldırmıştı. Ceketine cd koyup "gençler cd lazım mı" diye sormaya başlayacak seviyeye gelmişti. Bu egemenliğe son verme zamanı gelmişti. Ekibimi kurdum ve planıma koyuldum.

Sinan'ın porno cdleri Tahtakale'den aldığı bilgisi kulağıma gelmişti. İşyerimiz Tahtakale'de olduğundan bir sabah babamla birlikte dükkana gitmem yeterli olacaktı.

-Baba yarın ben de senle gelebilir miyim dükkana. Hem yarın tatil.
-Gel oğlum da napcaksın orda. Sıkılırsın akşama kadar.
-Tolga'yla Koray da gelecek. Sıkılmam. Koray forma alcakmış, gezeriz.
-Okey my son.

Cevabını aldıktan sonra anlam veremesem de planımın kusursuzluğunun farkındaydım. Odama gidip birkaç dakika kötü adam gülüşü yapıp, bir müddet de ellerimi sıvazladıktan sonra ekip arkadaşlarıma haber verdim. Pek bi ruhsuz olduklarından onlara da kötü adam gülüşü yapıp ellerini sıvazlamalarını, bunun bir ritüel olduğundan bahsettim.

Sabah olmuştu. Tahtakale'deydik. Korsan her şeyin, çeşit çeşit sahte cinsel güç haplarının, pornoların, şambrelden bozma prezervatiflerin mabedi Tahtakale... Las Vegas'a gitmiş üç aval gibi büyülenmiş şekilde curcunayı izliyorduk. "cd var cd var" sesleri, "24 saat kesintisiz ereksiyon abi" seslerine karışıyordu. Kalabalığa karışıp cdcilerin önünden geçmeye başladık. Her biri bizi baştan çıkarmaya çalışan fahişeler gibiydi. Ve bizi etkilemek için kullandıkları kelimeler 4 aşağı 6 yukarı aynıydı: zencili, japon, hayvanlı... Bir cdcide karar kıldık ve en çekingen, konuya uzak halimizle konuşmaya başladık:

-Abi film alcaktık da biz.
-Gençler çok süper filmler var. Hepsi yeni geldi. İnanmazsın sincap karıyı düdüklüyo.
-Biz daha çok insanlı film arıyoduk.
-Gelin benle.
-Nereye gelelim abi. Buraya getir işte filmleri.
-Lan deterjan mı alıyosunuz. Sivil polis kaynıyo buralar. Gündüz gözü nereye getiriyorum. Takip edin beni.

Polis lafını duyduktan sonra az biraz gerilim alsak da kararlıydık ve tırstığımızı ne onlara ne birbirimize belli ediyorduk. Bir hanın içine girdik. Sağdan bir yerden bir poşet yahut koli çıkartıp bize hadi seçin diyecek sanıyorduk. Bir kat merdiven çıktık. İki, üç, dört... Dörtte durduk bi odaya girip birine bir şeyler söyledi ve konuştuğu kişi de bize katıldı. Beş derken altıncı katta, yani çatı katında durduk. Sıfır abartıyla söylüyorum: Yarım kapı, yarım kapılı bir yerin önündeydik. Kapının yalnızca alt tarafı açılıyordu. İçeri eğilerek girdik. Kapı ardımızdan iki kez kilitlendi. Artık ne denli tırstığımız google earth'ten bile görülecek seviyeye gelmişti. Hepimizin adı Yusuf'tu.

Küçücük, basık, küf kokan bir odanın içindeydik. Odanın tam ortasında yalnızca bir masa, 3 "kafa-dar" ve 2 cdci... Şöyle bir huyum vardır: ne zaman nerede olursam olayım, orada olabilecek her şeyi düşünür(doğal afet, hırsız dalması, kamyon girmesi v.b.) herkesi sıfır hasarla o konumdan çıkarabilcek bir çözüm bulurum kafamda. Kendimi bildim bileli var bu. Bir orangutan götü büyüklüğündeki kırık camı gözüme kestirdim. Aklıma gelen en müthiş çözüm: "Abi sikcekseniz Tolga'dan başlayın, yumurta gibi çocuk"tu. Gerilim hat safhadaydı. Arkadaşlarım sinek vızıltısı şeklinde sürekli olarak "senin mını ırzını sikim, senin yüzünden düştük buraya, mınakodumunun" diyorlardı. Bense içimden "bunlar bizi şimdi siker, kameraya kaydeder, sonra da bize satarlar" diye düşünüyordum. Masanın iki gözünden poşetler dolusu cd çıkarıldı ve masanın üzerine yığıldı.

-Seçin. (adamın krallığındaydık ve bize emretme hakkına sahipti)
-Hımm, evet bunu alalım, bi bu, bi tane de bu. bu kadar yeterli. (rahat davranmaya çalışıyorduk ama korkudan elimiz ayağımız boşalmıştı. ve bu gerçekten çok erken bir boşalmaydı)
-Daha da seçin. (yarabbim nasıl bir yere düşmüştük biz. tepemizde iki adam bize emir vererek porno cd seçtiriyordu)
-Koraycım sen de seç. Tolga sen de bunlardan al biraz (iyice yavşak olmuştum. abi ben alıyorum, arkadaşlar almıyor mesajı veriyordum)
-Sen şunları al, sen de şunları, al sen de şunlar. Fiyatı da şu. Yeter Bu kadar.

Dedikten sonra emrettiği gibi cdleri alıp, 6 katlı hanı 20 saniye gibi bir sürede inmiştik. Hanın önündeydik. Elimizde tam 45 adet cd vardı. Tezgah açıp cd olayına girenlerin bu işi nasıl bulaştıklarını daha iyi anlıyordum. Teselli ödüllerimiz: Okulda başkalarına iteleriz, takas yaparız, negzel arşivimiz oldu gibisinden şeylerdi. Bi dünya cdyle, onca gerilime rağmen akşam saatine kadar kıpır kıpır dükkanın içinde dolandıktan sonra evlere gidip ilk işimiz cdleri denemek oldu.

Cdnin birini takıyorum, makine cıvızıt diye bir ses çıkarıp okumuyordu. Ötekini takıyorum, saatlerce boş boş dönüyordu. Bi öteki hiç ses çıkarmıyordu. 15 cdnin içinden iki tanesi çalıştı. İçlerinden birinde Atıf Yılmaz'ın "Nihavend Mucize" isimli filmi. Ötekisi ise "Mickey Mouse"tı. Porno filmlere neden mikili film denildiğinin de cevabını bulmuştum. 1 gün içinde resmen aydınlanma çağı yaşıyordum. Ben eski ben değildim. Mickey Mouse filmini vcd player'a koydum. Türkçe bile değildi. Kulağını siktiğimin hayvanı dedim kapadım.

Telefon çaldı. Arayan Sinan'dı. Aldığımız filmlerin içinden neler çıktığını sağolsun arkadaşlarım sayesinde duymuştu. Kötü adam gülüşü yaptı. Bir sıvaz sesi duyuyordum. Zannedersem elleriydi.

Gökyüzünden Görülebilen Devasa At Yarrağı

Ortaokulda sergilediğim hafızalardan silinmeyen gürgen ağacı performansımdan sonra; eğitim öğretim hayatımın bir bölümünü tiyatro, gösteri, hoppidi türü şeylerden kaçarak geçirdim. Aslında dekoru devirmem dışında başarılı bir gürgen ağacı sayılırdım ama bu başka bir yazının konusu. Şu an anlatmak istediğim farklı bir şey.

Lisemizin 19 Mayıs etkinliklerine katılacağını duymuştum. Beden eğitimi hocası, sınıflara girerek hangi sınıfların etkinliğe katılacağını söylüyordu. Gidip çalışkan sınıfları seçeceğini, bizim gibi sınıfının tavanında ayakkabı tabanı izi olan bir sınıfa uğramayacağını düşünüyordum. Derken bizim sınıf da seçilmişti. Sakinliğimi korudum, nasıl olsa elemelerde saçma sapan hareketler yaparak kendimi seçtirmezdim.

Beden dersinde elemeler yapılmaya başlamıştı. Çok sevgili orospuçocuğu beden hocamız basit komutlar vererek yapamayanları eliyordu. Çok zeki olduğumdan dediklerinin tersini yaparak eleneceğimi düşünüyordum. "Sağa dön" diyordu, ben pat sola dönüyordum. "Sola dön" diyordu, ben pat sağa dönüyordum. Hata yapanları tek tek eliyor, ben hala orada duruyordum. "Sola çark" diyor, slalom yapıyorum, "sağa çark" diyor pike çekiyorum, "uygun adım marş" diyor amuda kalkıyorum ama olmuyor, olduramıyordum. En son hocanın "kalanlar 19 Mayıs etkinliğine seçilmiştir" lafını duyduktan sonra ufak çaplı bir nöbet geçirerek yanına koştum. "Hocam ben o kadar hata yaptım, bence elenmeliydim, pek bilmiyorum ben öyle şeyleri" derken hocamın lafımı keserek mağrur bir bakışla söylediği şey; "senin orada olmanı istiyorum Hoanes"di. Adam duygusal film moduna girmiş; elin delisiyle, manyağıyla mı uğraşıcam diyip ardıma bakmayan bir yolcu gibi gittim.

Stadyumda oturup karton tutarak yazı yazarız, onda da en fazla ölü piksel olmak gibi bir saçmalığa imza atabilirim diye düşünürken; gösteride stadyumun ortasında figürler sergileyeceğimizi öğrendiğim anda içimde tek bir korku belirdi: tayt. Figür yapacaksan taytın olacak hacı dayı. Tayt giydirilecekmiş lafları iyiden iyiye okulda dolanmaya başlamıştı ki, korktuğum başıma gelmedi ve kıyafetlerimiz gayet normal eşofmanlardı. Yeter lan bitsin artık bu gerilim, ne olacaksa olsun diye ortalarda dolanırken, bir sabah çalışmalara başlamak için stadyuma gideceğimiz söylendi.

Sabahın köründe otobüslere toplaşıp Şile'de, ismini bilmediğim bir stadyuma doğru yola koyulduk. Stadyuma varmıştık. Çok sevgili orospuçocuğu hocamız etrafında bizi topladı. Çıkaracağımız şemaya göre dizilimlerimizi yaptı. Ve yapacağımız figür ortaya çıkmıştı: At olacaktık! Bir sürü adam toplaşıp at yapacaktık. Sevgili devlet erkanları stadyumun tepesinden bize baktığında "bak ne güzel at yapmış gençler" diyecekti. Sabah televizyonunu açan teyze tepeden çekilmiş kamera görüntülerini görüp bizi at sanacaktı. Çok sevimli bir at olacaktık. Çalışmalara başlamak için stadyuma girdik ki, arkadaş o ne giriş. Stadyum değil sanki cennetten bir parça. İçerisi alabildiğine yabana atılmayacak güzellikte kız doluydu. Sonunda burada olabilmek için kendime bir amaç edinmiştim. Birkaç günlük ar-ge çalışmalarımdan sonra gözüme kestirdiğim bir afet-i devranla doğaçlama konuşmaya girdim:

-kıyafetin ne kadar güzelmiş.
-teşekkür ederim. kelebek.
-efendim?
-kelebek diyorum. kelebek kostümü bizimki.
-çok güzel bir kelebekmiş ya. canlı renkli, mini etekli falan. çok güzel cidden.
-sen ne yapacaksın gösteride.
-at olacağım.
-nasıl at?
-binek at.
-at da çok güzel. provaya gidiyorum ben şimdi. bitince görüşürüz.

Gel zaman git zaman kelebekle samimiyetimi ilerletmiştim. Lakin daha fazla kaynaşamadan 19 Mayıs günü gelip çatmıştı. Gösteri zamanıydı. Sıram geldiğinde stada çıkıp at olacaktım. Sonrasında ise kelebeğimi alıp gidecektim. Çok sevgili orospuçocuğu hocamız komutu verdi ve birbirimize kenetlenmiş bir şekilde stada giriş yaptık. Enteresan figürlerle stadyumun ortasına ilerlemiştik. Bulunduğum yer; tam olarak atın cinsel organının olduğu yerdi. Şaha kalkma hareketimize geçiş yapılması için ikinci komut verildi ve yavaş yavaş ilerlemeye başladık. Tam o esnada kelebeğim yanımdan geçerek gülümsedi ve o gülümsemeye cevap olarak el sallamaya yeltenmemle beraber önümdekilere takılarak yana doğru yere kapaklandım. Stadyumun tepesinde şaha kalkmış at izlemek isteyen devlet erkanlarına, televizyon başındaki teyzelere şaha kalkmış bir atla birlikte ereksiyon olamamış bir cinsel organ izletiyordum.

Kelebeğim gözlerimin önünden uçup gidiyordu...

Belki gürgen ağacı olamamıştım ama artık kusursuz bir at yarrağıydım.

Bir Sürü Kelimem Var Cümle Adayı, Yan Yana Gelmemek İçin Direnen

Bundan tam 14 yıl 8 saat önce, tam bu an...
Çaresiz… güçsüz… korkmuş…
Bir çocuk,
Kollarında az önce top oynadığı arkadaşının ölü bedeni.




En güçlümüz, en görkemlimiz, en variyetlimiz bile o kadar aciz ki gerçeğin karşısında. Bir hiçiz aslında. Sıfıra yakın bile değiliz. Yırtıcılar tarafından saldırıya uğramış otoburlarla aramızda, dandik bulmacaların en arka sayfasındaki basit 7 fark bile yok. Birimiz yakalandığında ötekilier izliyor, birkaçı belki bir şeyler yapmaya çalışıyor, çoğu ağlıyor.


Güneşli bir ağustos. Sıradan bir gün. Sabahın erken saatlerinde uyanıp bol göğüslerini balkon mermerlerinin üzerine koyan teyzelerlerle, hiçbir işi olmadan bütün gün kahve önünde betonarme yapıları izleyen amcalar yerlerini çoktan almış. En sevdiğim futbol topumu koltuk altıma alıp dışarı çıkıyorum.

Sokak ıssız. Hava sıcak, çok sıcak. Gölge bir duvarın dibinde, ayağımın ucuyla topu, ufak ufak duvara vuruyorum. Sesi kulaklarımda yankılanıyor. Pat, pat. Gözlerimi kısıp etrafa bakıyorum. Yeşille sarı arasında bir rengin ortasındayım. Derken arkadaşlarım iniyor aşağı futbol oynamak için. Ben Serhat’layım. Çünkü en iyi onla anlaşıyorum. Çünkü en iyi o biliyor topu nereye atacağımı. Çünkü aynı anda aynı şeyi düşünebiliyoruz. Maçımız bitiyor. Tabi ki biz kazanıyoruz. Dedim ya ben Serhat’layım.

Bisikletlerimize atlayıp iki sokak aşağıya iniyoruz misket oynamak için. Serhat önden gidiyor. Birinci sokağı geçiyoruz. Bisikletin sesi kulaklarımda. Yokuş aşağı inen her bisikletin sesinden çok farklı. İkinci sokağa doğru giriyoruz. Serhat arkasını dönüp gülümsüyor bana doğru yemyeşil ufacık gözleriyle birlikte, bir elini kaldırıp “hadi” diyor.

Derken gökyüzünü yırtan bir fren sesi. Sanki saatler süren 3 saniyelik bir an. Koca kamyon, küçücük bedene vuruyor gözlerimin önünde. Dünya dönmüyor. Her şey ağır çekim. Sadece nefes alıp verişimin ve kalbimin atış sesini duyorum. Dünya yok. Koşuyorum yanına. Korkuyorum.


Bir sürü kelimem var cümle adayı... Yan yana gelmemek için direnen. “Serhat” diyorum sadece başı kollarımın arasında. “Serhat kalk n’olur. Serhat eve geç kalıcaz. Serhat kalk. Serhat pantolonun yırtılmış, annen çok kızacak. Serhat misketlerin. Serhat misketlerin her yana dağılmış.”

Büyük bir uğultu duyuyorum. Bir sürü anlamsız harf. Bir olup kalabalık olmaktan başka hiçbir işe yaramayan insanlar. Beni tutup sürükleyerek kalabalıktan dışarı doğru çekiyorlar. Tırnaklarımı toprağa takıyorum. Avucumun içi; çakıl taşı, toprak dolu. Bir de misket, parıldayan renk gibi. Bir duvarın dibinde tanımadığım teyzeler bana bir şeyler söylüyorlar.

Geçecek diyorum kendi kendime, gözlerimi sımsıkı kapayıp açıyorum. Birazdan geçecek. Bu… bu sadece, uyanmakta geciktiğim çok kötü bir rüya. Başımı dizlerimin arasına alıp içimden uğurlu sayımdan geriye sayıyorum, gözlerimi acıtana dek sıkıyorum;
7, 6, 5, 4, 3, 2, 1.

Uyanamıyorum.


Tam şu an...
Yorgun… sıkılmış… donuk…
Bir adam,
Elinde üzerine kan sıçramış bir misket, arkadaşından yadigar kalan.


Kapıyorum gözlerimi…
Uyuyamıyorum.

Hırsızla Burun Buruna Geldim (Deli Kürek)

Tam olarak 14 yaşındaydım. Kesin sayı verebiliyorum çünkü doğum günümün ertesi günüydü. Aylardan kasım ve kasım ayına yakışır şekilde soğuk bir hava vardı. Evde yalnızdım. Annem komşuya gittiğinden fırsat bu fırsat diyip okul döneminde kanepenin altına konulan atarimi çıkartıp Snowbros oynayamaya koyuldum. Topaçtan bozma, hacıyatmaz kılıklı, maraş dondurmacısı kıyafetli karakterle kar atıp düşmanları kar topuna dönüştürüyordum. “Ciyuv ciyuv” diye rutin atari seslerinin arasından “gırç” diye bir ses duydum. Snowbros böyle şeyler yapmazdı, hiç adeti değildi. Onun olayı ciyuv üzerineydi. Biraz duraksadım. Oyunuma devam ettim. “Tıkırıç” diye bir ses duydum. Ses kapıdan geliyordu…

Kapının önüne gittim. Delikten baktım. Aranın ışığı yanmadığından hiçbir şey göremedim. Geri çekildim. Ne yapacağımı düşünürken kapı birden tüm şiddetiyle sallanmaya başladı. Lan lan lan hırsız! Kapının kilidiyle uğraşıp açamayınca zor kullanmaya başlamıştı. Daha geçen gün üst katımız kapısı komple yamultularak soyulmuştu ve zannedersem bu şiddete geçtiğine göre evde kimse yok sanıyordu. Televizyona son ses verip evdeyim lan ben imajı mı vermeliydim yoksa bir yere mi saklanmalıydım. Polisi arasam acaba sesimi duyup “polisi bu işe katmaycaktın” diyip götümü keser miydi? O an orada düşünme bulutunun içinde master yoda belirip; “Polonya milli marşı oku evlat” dese hiç düşünmeden elimi kalbimi üstüne koyup, uzaklara bakarak “mazurek dabrowskiegoa” diye yüksek sesle marş okumaya başlayabilirdim. Aklıma dedem geldi. Alt katta oturuyordu. Dedemi aradım. En kısık sesimle:

-Dede!
-He torunum, aslan torunum...
-Dede, kapının önünde galiba biri var.
-He torunum, aslan torunum, yiğit torunum...
-Dede, yukarı gelebilir misin?
-Dedesi kurban olsun aslan torununa.
-Dede, bari aranın ışığına yak adam kaçsın ya da göreyim delikten dededeeeeğ…
-Koç torunum benim…

Dedem mantar olmuştu. Dedemi es geçip harekete geçmeliydim. Planım hazırdı. Aniden kapıyı açıp elimdeki sert nesneyle adamın kafasına vurup bayıltacaktım. Öncelikle sert bir cisim bulmalıydım. Mutfağa gittim. Çekmeceleri tek tek açtım. Bıçak olmaz. Genç yaşımda katil olmak istemiyordum. Böyle vurmalık bir şey olmalıydı. Oklavayla vursam? Ya adam çok iriyse belinde kürdan kırmış gibi olursam. Oklava da kötü fikir. Tava? tava da çok komedi filmi tadında. O da olmaz. Mutfakta aradığım silahı bulamamıştım. Kardeşimin oyuncakları arasına daldım ve aradığım silahı bulmuştum: Ebatı tam bir beyzbol sopası büyüklüğünde, ucu hafif yamulmuş olsa da sertliğini halen muhafaza etmekte olan plastik, yeşil kürek.

Kendime gaz verme maksatlı, içimden “hayda rinna rinna rinna rinanay” diyerek Deliyürek şarkısını söylemeye başladım. Düşmana korku, dosta güven salıyor muyum diye son bir kez aynaya baktım. Şeker Kız Candy tadındaydım. Son kontrollerimi yaptım:

Özgüven: Maksimum.
Attack: 98
Korku: Hı hı.
Kapıyı açarken bağırılacak cümle: Noluyo lan burda!

Hazırdım. Derin nefes aldım. Kapıyı açtım. Fırladım ve bağırdım: La Noliyyy!

Karanlığa doğru bir kere bile küreğimi sallayamadan ayağımın altında bir sıcaklık hissettim ve kayıp göt üstü düştüm. Bir koku geliyordu. Ayağa kalktım. Işığı yaktım. Boka basmıştım. Düşmemle birlikte iyice boka bulanmıştım. Karşımda kapının eşiğine sıçmış ve sıçtığı boku kapıyı, eşiği tırmıklayarak kapamaya çalışan bir kedi duruyordu. Bi süre birbirimize baktık. Şiddetli bir rüzgar esti. Kapı ardıma kapandı. Elimdeki boklu küreği sinirimden kediye fırlattım. Kedi pırrr uçuverdi. Sesi duyan dedem kapıya çıktı.

-Aslan torunum?
-Miyav.

Sen Çok Büyük Orospu Çocuğusun Atari

Özledim çocukluğumu,

İlkokul yıllarında ders sonrası önlüğü yaka paça çıkartıp kapının önünde top oynamayı özledim.
Annelerin, teyzlerin, ninelerin kapı önlerinde oturup dedikodu yaparken, çekirdek kabuklarından kaldırımlara hasırlar yapışını özledim.

Kızmasalar topumuza, gidin başka yerde oynayın demeseler inan keyif almazdık o kadar. Su sarkıtırdı annem sepetten, Gökhan salatalığını yerdi. Maç aralarda salatalık yiyen arkadaşın yoksa bilmezsin ikili mücadelelerdeki bostan kokusunu.

Geceleri oynanan saklambaçlar... Kamyon römorklarında köşe kapmacalar... Belki de ilk etkilenmeler karşı cinsten... Hayat bize zarar veremeyecek kadar silikti.

Derken atari çıktı, inanılmazdı ama sadece seyretmekle yetindiğimiz televizyona müdahele edebiliyorduk.
Adama git diyorduk gidiyordu, zıpla diyorduk zıplıyordu. Kusursuz bir köleydi. Bir çeşit büyüydü. Topumuzdan, saklambaçımızdan eksik kalmadık tabi, ama daha az görüşmeye başladık. Zira kodumunun Mario'sunu hoplatıyorduk ve Mario prensesi kurtarmalıydı. Mario'nun cinsel hayatı artık bizden soruluyordu.

Bi de tabanca vardı, ekrana tutup ördekleri vurduğum.
Ördekler sanki anamı sövmüşlercesine öldürüyordum. 1 ördek bile ölmese kanımız yerde kalacaktı.
Arkadaşlarım mı? Görüşüyorduk tabi ama evlerde, çünkü Shredder'ın ebesine sıçmaya and içmiş tosbağalardık artık.
Anneler de bize mi özenmiş olsa gerek o kadar dışarılarda oturmaz olmuşlardı, evlerde toplaşmaya başladılar.
Derken Sega olayı daha da tetikledi. Tabi ki maçımızı ediyorduk. Keza Sega'nın görüntüsü çok gerçekçiydi.
Playstation'a hiç girmiyorum, doğa üstü bir şeydi. İnanabiliyor musun adam bana vuruyor ve joystick'im titriyordu.

Teyzeler, nineler, anneler mi? onlar evindeydi. Dizileri vardı izlemeleri gereken.
Arkadaşlarımla görüşmüyordum eskisi kadar, Bilgisayarım vardı artık.
Bu, büyümenin ritüeli miydi? Yoksa gerçekten bir suçlu aranmalı mıydı?

artık ne kaldırımlarda çekirdek kabukları vardı,
ne de burnumda salatalık kokusu...
içimde zerre yoktu çanak çömleğin patlama korkusu,
zaten römorkun bütün köşeleri boştu...

Hepsi biraz suçluydu ama bunu başlatan atariydi, tüm suç onundu. O, bütün küfürlerin en güzelini hakediyordu.
Bir yerlerde olmalıydı, bir yerlere koymuştum atarimi...
Buldum. Kurdum. İçinde topu topu 10 tane oyun olan 1000lik kaseti taktım. Tabancamı elime aldım.
Ördekleri tek tek vuruyordum. Bir tanesini bile kaçırmamalıydım. O pis köpeğin sırıtışını görmemeliydim.

Kaçırırsam...

Misafirliğe Gidilen Evde Porno İzlemek

Misafirliğe gidilmiştir. Ev sahipleri 50li yaşlarda, çocuk sahibi olmayan, mih mih mih sanat, hım hım hım tiyatro, meh met meh kültür tipinde; az biraz tonton klasmanında insanlardır.

Ebeveynler salonda; yaşları 12, 9 ve 5 olmak üzere 3 erkek çocuğu ise bir odada beraber salak saçma oyunlardı, satranç, dama, eşşeğin sikiydi derken canlar sıkılır ve film izleyelim teklifinden sonra televizyonda güzel bir şey bulunamamasının akabinde vcd player göze ilişir, açma düğmesine basılır, içinden üzerinde yazı olmayan bir cd çıkar. İzleyelim kararı alınır ve olaylar gelişir...

12: Ben. porno hakkında detaylı bilgi ve donanıma sahip. Merak maksimum.
9: Tanıdığın çocuğu. Bilgi ve donanım orta derece. Olaylara ilgili.
5: Küçük kardeş. Bilgi ve donanım sıfır. Porno ne lan?

Filmin yazıları çıkar, meraklı bir bekleyiş hakim olmuştur;

5: İnşalla komedi fiymidir.
9: Macera da olabilir.
12: Olabilir.

Filmin mekanı bir hastane odası. Renkler hafif puslu. Ana karakterler; dolgun bir bayan ve pileli kumaş pantolonlu bir erkek.

5: Komedi fiymi oysun da gülelim.
9: Macera daha iyi, heycan olur.
12: Olur.

Pileli bey dolgun hanımı muayene etmeye başlar. Konuşma yoktur, böyle hafif sıvazlar, okşamalar derken pileli bey dolgun bayanı öper...

5: Ya öpüşmeli aşk fiymi ya, sevmem ben aşk.
9: Belki kötü adamlar gelir kavga çıkar, aksiyon olur.
12: Olur. (lan yoksa?)

Pileli bey dolgun bayanın üstü çıkarır, göğüsler... ve sedyenin üstüne takatata, son ses...

5: Aaaa!
9: Aksiyon!
12: Olar!

Lann yarappim, beyin krizi geçircem 3 çocuk oturmuş elalemin evinde porno izliyorduk. En yetişkin olarak gidip kapatmam lazımdı. Hormonlarımın esiriydim. Bırakın beni hormonlarım, bırakın da gideyim.

12hormonlar: Ahoreyyy. Coş coş coş. Eyooo.
9hormonlar: Aksiyon. Macera. Heycan.
5hormonlar: !

Derken, uzun sessizliğimizden meraklanan ev sahibi içeriden gelir... Sesi duyan ben, kadın daha gelmeden anında filmi kapatır ve bir şeylerle uğraşıyormuş gibi yaparım.

Ev sahibi kadın: Ne de uslu durdunuz öyle. Sessiz sessiz napıyodunuz bakim?

5: "Poyno izledik"