Hoanes'in Yayınlanmayan Seks Kitabı

Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama ben şahane bir insandan gelen bir teklif üzerine bi ara kitap yazıyordum. Ve beni tanıyanların beklediği gibi de yazmadım, yazamadım. Aslında denedim yazmayı. Ama benim için kitap hiçbir zaman "iyi la kitap yazam o zaman" gibi bir şey olmadığından, hep yazdığım şeyin "çok basit" olduğunu düşündüm. Beğenmedim. Sildim. Attım.

Kitap yazmak benim istememle ya da başkasının benden istemesiyle olacak şey değildi bence. Birden olmalıydı. Sonra olur mu bilmem ama bu sefer olmadı. Bu mantığımı da değiştirmeye çok çalıştım. Hatta hani kendilerini dağ evine kapatıp yazan yazarlar olur ya filmlerde; o kafayı deneyeyim dedim. Gittim kendimi allahın kulunun olmadığı yazlığa kapadım 2 ay. Kağıtlara yazdım. Bilgisayara yazdım. Daktiloyla bile yazdım (çok eğlenceli lan bu arada daktilo, çat çut kafa sikiyo ama eğlenceli) Yazlık denememim sonlarına doğru baktım ya ayyaş olacaktım, ya da top yapıp oynadığım kağıtlar sonucunda sol ayağımı geliştirip bi kulübe transfer olacaktım. Yazlıktan da vazgeçtim.

Velhasılı kelam; yazamadım. Dostoyevski gibi yazarsam "gösterişsiz, içi hınçla dolu, hasta adamın biriyim ben" (yeraltından notlar syf 1) Ama zamanında söz verdiklerim vardı, yazdığımda kitabı yollayacaklarım. Haber edeceğim. Hiç olmazsa teselli ödülü tadında, silmeyi unuttuğum ilk iki paragrafı burada yayınlayayım dedim. Buyrunuz yayınlanmayan seks kitabımın çok ama çok kısa ilk iki paragrafı:

"Yaklaşık 12 saatimi geçireceğim otobüsün içindeydim. Sağ tarafımda hayattan emekli olmuş bir amcayla, dünya mutfağına hakim bir teyze. Önümde 2-3 yaşlarında çocuk sahibi, yeni evli, isimleri zannedersem panik ve panike olan bir çift. Arkamda kırklı yaşlarda olaylara meraklı bir abi ve isminin Rahime olduğundan yüzde yüz emin olduğum, her şeyi bilen bir abla.
Şans eseri yanım boş. Ama bu, kulağımda en sevdiğim parçalar çalarken, keyif aldığım yazıları okuyup huzur dolu bir yolculuk yapacağım manasına gelmiyor. Daha çocuk yaşlarda sayılabilecek muavin, tirbülansa girmiş uçakta ilerlemeye çalışan hostes gibi koltuklara çarpa çarpa önden arkaya doğru ilerlemeye çalışıyordu..."

Uzun Olamayacak Kadar Kısa 2

Sosyalleşmek, sosyal olmak ve final olarak: sosyal medya. Hay sikeyim sizin sosyalinizi. Nasıl tiksiniyorum şu sosyal medya lafından anlatamam. Eskiden bir grup malın ayda yılda yaptığı bir olaya verdiği addı "sosyalleşmek". -Merhaba ben Ahmet, arkadaşım Hasan ve Selahattin ile bir kafede oturup meşrubat içeceğiz. Selahattin'in arkadaşı Pınar'ın da katılımıyla sosyalleşeceğiz. Lan amınakoduğum alt tarafı dışarı çıkıyosun yavşak. Bu dışarı çıkma olayını da her haftasonu görevmiş gibi icra etmek de bu sosyalleşmenin bir parçası. "Sosyal olacağım hibinolar, daha çok insanla tanışacağım, sosyalleşeceğöööm" Sosyal Medya da bu olayın bir devamı. Rakamlar üzerine kurulu arkadaşlıkların, vasıfsız gerzeklerin google'ın 3. sayfasında bulamadığı az damarlı japon yarrağını başkasının bulmasıyla, araba çarpan bir köpeğe 3 değil de 10 kişinin dikkatini çekilmesinin sonucunda bir baytarın çıkıp; araba çarpmış buna teşhisiyle ve sonrasında "işte sosyal medyanın gücü" tepkisinin verilmesidir sikik sosyal medya. Bir de paylaşım var ki eş değer, başka başlık konusu. Burada paylaşımda bulunuyorum taam mı, az saygılı olun. Baylaşım.

Şey diyordum hep "nüfus cüzdanımda din hanesine doğar doğmaz müslüman yazılmış, bana sordular mı dinimi yazıyorlar? Hem nüfus cüzdanında din hanesi başlı başına gereksiz bir şey" böyle klasik düşünceler... İnanır mısın bilmem, -kaldı ki sikimde değil- ben nüfus cüzdanındaki yazıyı düşünürken asıl olay hiç aklıma bile gelmemiş: "pipimi kesmişler ya!" Lan sordunuz mu hiç; biz seni sünnet etcez, senin bu konu hakkındaki fikirlerin neler? dilersen bir brainstorming(bu kelimenin hastasıyım. 3-5 malın toplanıp konuşması en fazla bu kadar havalı gösterilmeye çalışılabilirdi) yapalım diye. Ben belki kesmeyin diyicem, ya da dantel örneği getirip "dikişi tam bu örnekteki gibi istiyorum" diyicem. kıvırıp dikmişiniz hemen, nerde estetik. Lan niye kesiyonuz insanların pipilerini sormadan allahsızlar.

El öpmek nasıl pis bir gelenektir, düşündükçe iğreniyorum. Başka ülkelerde var mı bilmiyorum ama vardır muadilleri muhakkak. Şimdi elini öptüğümüz kişi mantıken yaşlı di mi. 28 yaşındaki adamın elini niye öpelim. E yaşlı dediğimiz canlı da, öyle kendine çok süper bakabilen bir tür değil. Sıçıyo, işiyo, dişini çıkarıyo, yürürken sürekli bir yerlere tutunuyo. Ne kadar temiz olursa olsun sıklıklar sonucu çok yüksek bir sterilizasyon zor. Onu geçtim eli öpülmeyecek kategorisindeki de öyle süper temiz olamıyo ki her an. Misal takribi 3 gün önce çatadanak, habersizce dedemlere gittim ve kapıyı açar açmaz dedemin elini öptüm. Aynı dakika aynı sahnede ben olsam; 5 dakika önce sikimi kaşımış ve içeri giren torunuma yaşlı pipisi kokan elimi öptürüyo olurdum. Yaşlı diye farklı bir cins varmış gibi bahsediyorum ama var cidden. Yaşlanınca kafalar bi güzel oluyo, dünya farklılaşıyo, e haliyle yeni bir kategori çıkıyo, sürekli ne zaman öleceğini bekliyosun. Ovv yaş da 78 olmuş valla ölme vakti de geldi. Ben ölür.

Peluş olan her şeyden tiksiniyorum. Ördeğinden köpeğine, sincabından zürafasına, Darth Vader'inden Ulubatlı Hasan'ına... Bunun sebebi de; 7-8 yaşlarındaki doğum günüme gelen herkesin sözleşmişcesine peluş sikler alması. Yav bre ruh hastaları, siz ne zaman beni peluşla, meluşla oynarken gördünüz. Futbol topuyla uyuyordum lan. Forma, futbol topu, krampon falan bekliyorum. Alıyorum hediye paketini elime hafif mıncırıyorum, tartıyorum, anlıyorum ki içindeki peluş bi sik, dönüp gülümsedikten sonra teşşekkür ediyorum. Lan bir değil iki değil, açıyorum ördek çıkıyo, açıyorum zürafa çıkıyo, açıyorum fil çıkıyo... Hayvanat bahçesine 3 kala del geldi bi anda, içimden "ördekle fili sikiştirsem" nasıl bir tür çıkacağını düşünüyorum. En son "lan bari Takoz Recep'in formasını alsaydınız orozbucocukları" dediğimi hatırlıyorum. Sonrası serbest, sonrsı pazar...

Anne Ben Köşe Yazarı Oldum - Dünya Sikime Minare Götüme Tipi

Bu aylar Paris bir harika. Adeta Rembrandt Harmenszoon van Rijn'in elinden çıkmış bir tablo gibi. Şimdi Champ Elysses caddesini boydan aşşağı yürümek vardı.

Ama maalesef kedimin(boncuk) sol ayak serçe parmağından çıkan mantar nedeniyle köşemi Londra'da bir cafede yazmaktayım sevgili okurlarım. Keşke hastalıklar hiç olmasa ama hayat her şeye rağmen devam ediyor.

Rainforest Cafe diye bir mekandayım. Apple pie'ları gerçekten lezzetli. Şarapları ise damakta bir şölen yaratıyor. 1 kadeh şaraba biçtikleri 170$ fiyat ise gayet cüzi. Hafta sonu ufak bir kaçamak için harika bir yer, tavsiye ederim.

Yarattıkları environment ile kedim(boncuk) için de gayet ideal, hemcinsleriyle vakit geçirebileceği bir yer.

Hayranlarım ne denli alışveriş tutkunu olduğumu biliyordur. Onları biraz daha meraklandırmak adına neler aldığımı yarınki yazıma saklıyorum. Akşama club'a davetli olduğumu da belirteyim. Kıskananlar çatlasın.

Bi saniye kedim ciyaklıyo. Kedimi sikiyolar galiba.

Boncuk, boncukkk, kızımmmm. Kim sikti seni?

V For Vendetta Tipi Devrim Yapmak

insana anarşi duygusunu aşırı düzeyde zerk eden film, `v for vendetta` dan sonra kendi devrimimi başlatma kararı almıştım.

kimliğimi gizlemek için bir maske lazımdı. soluğu kırtasiyede aldım. siyah `elişi kağıdı` kalmadığından sarı renkte şık ve etkileyici bir maske yaptım. tam olarak neyin devrimini yapacağıma karar vermemiştim ama imajım hazırdı, sonuçta imaj önemli bir unsurdu.

sıra ben öldükten sonra devrimimi tamamlayacak tanıdık ve güzel bir kız bulmaya gelmişti. günlerden salıydı ve salı pazarı kuruluyordu. pazar, devrimimin zeminini oluşturuyordu. her şey planlıma uygun gidiyordu.

pazara çıktım. yardımcımı bulabilmem içn en iyi ortam pazar ortamıydı. komşunun kızını gördüm. göz göze geldik, bakıştık. gülümsedi, gülümsedim. hedefe kilitlendim, aradığımı bulmuştum.

yanına yanaştım, "ver istersen taşiyim poşetleri eve kadar" dedim. "he ya, iyi olur valla belim koptuydu" dedi. eve doğru yürümeye başladık, nereden baksan 5 dakikalık yol vardı. derin sessizliği bozmak için muhabbet açmak zorundaydım. aklıma gelen ilk cümleyi söyledim: "valla senin göt de `düğün kazanı` gibi mübarek, maşallahı var" dedim. ben o ara ehe mehe diye gülerken yüzünün düştüğünü farkettim ve "şaka yapıyom kız, sende mal gibisin, espiriden de anlamıyon" dedim. gülümsemesiyle birlikte sıcaklık tekrardan yükselmişti.

eve doğru yaklaşıyorduk. polisler tarafından bayıltılıp sorguya alınmış imajı yaratmam lazımdı. "la la eğil polis seni vuracak" diyip elimi tokat pozisyonuna getirdikten sonra diklemesine ensesine vurdum. "oy boynum" diyip sendeledi. bayılmamıştı. sendelemenin etkisiyle düşüp alnını yere vurup bayıldı. plan kusursuzca ilerliyordu.

eve götürdüm. bodruma kapattım. kendimi hep başkası gibi, karanlıklar içinde, gölgeli gösterdim. vurdum kızın kafayı sıfıra. verdim tazyikli suyu. bastım sopayı. aç bıraktım. it yerine koydum. sonuçta devrimci yaratıyoruz, öyle kolay olmuyo bu işler. sorular sordum. hakkımda ne sorsam hemen ispiyonluyordu, adımı soruyorum, pat söylüyor. evimin adresini soruyorum "talatpaşa mah. çukurcuma sok. bayrampaşa no:43 duhul marketin yanı" diyordu. iyicene gevşek olmuştu, detay vermeye, zırlayıp kendini acındırmaya başlamıştı.
"de get evine" diyip kapıyı açtım ve sokağa saldım. güçlenmiş ve dimdik bir şekilde karşımda durup gitmeyeceğini sanarken, arkasına bile bakmadan "`ehorey`" diyip attı kendini sokağa.

devrimci yaratayım derken divane yaratmıştım. zayi etmiştim gül gibi kızı. zor arkadaş 21. yüzyılda devrim yapmak.

not: bilmem kaç yıl önce yazdığım, şimdi okurken daraltılar basan bi şeyim(tür bulamadım amk) sevgili günlük. sana sevdanın yolları, bana nostalji olsun.

Anne Ben Köşe Yazarı Oldum - Yılmaz Özdil Tipi


Bu günlerde hepimizin bildiği şeyler dönmekte.

***

Ama öyle ama böyle.

***

Belki de şöyle.

***

Vicdanınız el veriyorsa gelin beraber bakalım:


Şimdi niçin verdin bunları diyeceksiniz.

***

Ne oldu diyeceksiniz.

***

E-ee?

***

E'si; ebenin amı.

Uzun Olamayacak Kadar Kısa

Toplu taşıma araçlarında halkın psikolojisini birey birey ilerleyerek bozmaya çalışan insanlar var. Nası giriş ama, sanki sosyolog konuşuyormuş gibi oldu. Ama giriş önemli, atalarımızın da dediği gibi; "bi kere girdin mi devamı gelir, yavaş yavaş genişler o" neyse konuyu saptırmayalım. Örneğin; otobüste, minibüste, metroda her neyse yalnız başınıza yolculuk ediyorsunuz. Derken biri gelip yanınıza oturuyor. Buraya kadar her şey normal. Ama o pezevengin evladı, 3 dakika sonra hiç sebep yokken zart diye kalkıp başka bir yere oturuyor ve kişiyi sorularıyla başbaşa bırakıyor. "Acaba koltukaltım mı kokuyor, şeklimden şemalimden mi rahatsız oldu, lan yoksa bi yerine temas mı ettim, anasını mı siktim bu pezevengin, niye kalktı gitti sebepsizce başka yere oturdu lan bu. En muazzam rahatlatma metotu ise; "kesin güneş geliyrodu, kıçı bacağı sığmadı, koltuk biraz arızalı sanki v.b. jeopolitik gerekçeler. Yok abi hiçbiri değil. Kendini bu işe adamış, tüm gün o metro senin, bu iett benim gezip, oturup kalkıp milletin psikolojisini sıçartmaktan, derin sorgulamalara yol açan bir pezevenk o. Yanınızdan kalkıp, başa bir yere oturmaya meylettiği anda ona; "seni tanıyorum" diyin. Muhtemelen her beklenmeyen konuşmada, anlaşıldığı halde anlamamış ayağına yatıp "ney" diyecektir. "Şimdi siktirgit" diyin gidecektir. Gider. Dönerse senindir.

Götünüze bakıp 10 üzerinden puan veriyoruz. Oh be o neydi öyle kıvran kıvran kıvrandım nasıl anlatıcam diye. Birden söyleyince grup terapisinde elele tutuşup "merhaba ben hoanes, menteşeleri yağlamadan bir günümü dahi geçiremiyorum. Ben bir menteşekoliğim. Beni dinlediğiniz için teşekkürler" demiş gibi rahatladım. Hatta iddia ediyorum; erkeklerin %93'ü yapıyor bunu. Geri kalan %7 göğüs seviyordur, saygı duyuyoruz. Benim notum kıt misal. Daha 10 verdiğim görülmemiştir, en fazla 9. Yolda giderken birden arkanızda "5", "8" gibi rakamlar duyarsanız bilin diye söylüyorum. Yoksa ben yapmıyorum. Beni görevlendirdiler. Sen esnaf adamsın dediler verdiler gazı. Hep böyle açıklamaları ben yapmak zorunda kalıyorum la zaten. Bu arada senin de varsa böyle sevimli itirafların, bir gün şömine önünde şaraplarımızı yudumlarken bu konuyu konuşabiliriz. Hem belki kanaat kullanırım.

Twilight denen bi zıkkım var ya. İzledim onu. Bi bok yiyip izledim. Baktım ergenler ölüyo bitiyo üzerine. Edvırd Kalın, Edvırd Kalın diye inliyorlar. Ve tahmin edeceğin gibi Kalın soyadıyla ilgili herhangi bir şaka girişimine girmeyeceğim. Hala nerelerdesin ya. Böyle saçma sapan espriler bekliyosun. Cidden bazen seni anlayamıyorum. Benim olayım tamamen farklı. Bu film neden ergenleri etkiledi, neden bu kadar popüler oldu oralara değinmek istiyorum. Neyse, filmde bilindiği üzre vampirler var. Başrolde bu vampirlerden bizim Edvırd. Böyle yüz bembeyaz, kimseyle konuşmamalar, bi kasım kasım kasılmalar. Ve ergenler bu soğuk profili havalı, çekici buluyor. Çok ilginç geldi bana bu. Denemeye karar verdim. Verdim yüzüme kireci, bembeyaz ettim sıfatımı. Kimseyle konuşmadım, laf edene it gibi hırladım, böyle titreye titreye baktım kafamı eğererek. Sanki bokun üstünden yeni kalkmış gibi bir hava verdim. Bir kişi bile mi ilgilenmez lan. Anca arkadaşlar gelip; "la bi doktora falan git, betin benzin atmış. Kunduz mu sikti, tipine noldu" dediler. Tam olarak o havayı veremedim galiba. Ama sonuçta Edvırd, Kalın. Ben o kadar kalın değilim, lallalalalalaaa...

Kara çarşaflılar altlarına hiçbir şey giymiyormuş. Çok cezbedici, merak uyandırıcı ve tatlı bir geyik. Duyulduğu anda insanın tüm dimağını ele geçirebiliyor. Ama ne yazık ki hala bu ölümsüz geyiğe bir cevap bulunamadı. Ne zaman ki yolda bir yerde görülse sevgili kara çarşaflı ablalarımız ya da abilerimiz. Abilerimiz diyorum çünkü; lan gözükmüyo ki, ne bilcen belki içinde abi var. "Abi bunlar altlarına hiçbir şey giymiyomuş" lafını bir kere duyarım. "Baksana abi tiril tiril titriyo yürürken, altında bir şey olsa böyle olmaz" desteği de akabininde. Ya da en fetiş iç çamaşırlarını bunlar giyiyomuş, altlarında ya tanga ya jartiyere dönüyo. Bunlar falan diye bahsediyorum ama öyle sonuçta. Kendini silikleştiren insana ben de meta muammelesi yapabilirim. Her neyse biri çıksın açıklama yapsın, genç fetişler huzursuzuz. Açılım da olur.

Irvid Malov’un Acılarla Bezeli Macerasız Hayatı

Diğer günlerden hiçbir farkı olmayan soğuk bir Abhazya sabahına uyandı Irvid. Gün ışığı, giyilmekten aşınmış, lastikleri başka bir ip tarafından hayatına devam ettirilen, beyaz, üzerinde silik sofra bezi desenleri olan pijamasının apış arasındaki deliğinden günaydın diyordu. Açlıktan birbirine yapışmış, zar kadar incelmiş midesinin gurultusu ufak çaplı bir seramoniye dönüşmüştü. Kafasını, paslanmış bir gidonu döndürmeye çalışırmışcasına ağır ağır yanıbaşındaki komodine çevirdi. Komodinin üzerinde bir lokma abısta ve yarım bardak su vardı. Çoğu kişi bilmez yalnızca Rusya ve Nikaragua tarafından tanınan bir ülkenin ayazına uyanıp, mısır unundan yapılma üç günlük abısta ekmeğiyle göz göze gelmenin acısını.

Dışarı çıkıp yiyecek bir şeyler alması gerekiyordu. Pijamasının üzerine zorla giyinmeye çalıştı dizleri çıkmış, yamalı, kahverengi pantolonunu. Pijamasını çoraplarının içine sokmadığından pantolonu giymesiyle birlikte tüm pijama dizlerine kadar toplandı. Yıllardır kullanılmayan asma bir köprü gibi gıcırdayan yatağının üzerine oturdu. Zayıf, donuk bakışlı, güçsüz başını ellerinin arasına aldı. Yukarı baktı ve “tanrım neden ben, neden bu acıları bana yaşatıyorsun” dedi. Pile bölümünde toplaşsa da pijaması sonunda giyebilmişti pantolonunu. Filmi çekilse hiç izlenecek hayatının kısa metrajlı adımlarında hep yanında olan siyahlıktan artık griliğe tayin etmiş, topuğu aşınmaktan Abhazya karayolları genel müdürlüğü tarafından hemzemin olması kararlaştırılmış, kenarları bayatlamış ahaluj böreği gibi olmuş ayakkabısını da giyindikten sonra merdivenlere doğru yola koyuldu.

Ağır adımlar atarak ilerliyordu yolda. Kadınların halı çırpma yankıları, çocukların sanki bağırma üzerine kurulu oyunları, seyyar satıcının anlamsız gür sesi… Hepsinden, hepsinden ayrı ayrı tiksiniyordu. Suratlarına tükürse, lanetlese, kor ateşlerde çığlıklar içinde yanmalarını izlese yüreğindeki nefret dinmezdi. Acısını ve ağrılarını daha da artırıyordu bu sokak. Köhne, küf kokan, bayat ürünlerle dolu bakkala girdi. Etrafına hiç bakınmadan konservelerin bulunduğu rafa doğru yönelirken bakkalın “ne oldu la dün akşam civ civ bağırıyodun allahın hassası” sorusunu tüm asaletiyle duymayarak aldığı barbunya konservesinin parasını, sanki bir selden yağmalanmış gibi duran masanın üzerine attı ve yalnızlığıyla birlikte yaşadığı metruk evine doğru yol aldı.

Işıkla daha önce tanışmamış tek göz odasındaki ufak sehpanın üzerine bıraktı barbunyayı. Bir lokma abısta aldıktan sonra barbunyasına çatalını daldırdı ve duraksadı. Dirseğini masaya koydu, gözlerini kapatıp sakinleşmeye çalıştı. Şiddetli migren ağrıları başlamıştı. Bu ağrıların haftalarca sürdüğü ve Irvid’i yatağa bağımlı hale getirdiği anlar bir anda aklına geldi. Tek ayağı diğer üç ayağa uyumsuzluklar içinde yaşayan aksak iskemlesinden yavaşça kalkıp yatağına doğru yöneldi. Yatağına uzanırkenki çıkan ses onu iyice delirtiyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra gözünü loş odasının tavanına dikti. Sağ elini yanıbaşındaki zeytuni renkteki duvara atıp küften kalkmış yerleri soyarken ızdıraplar içindeki zihnini uykuya teslim etti.

Cama atılan bir taş sesiyle irkildi ve her ansızın uyanan insan gibi çevresine antilop bakışları fırlattı. Korkmuştu. Yıllarca saklandığı mafya üyeleri onu bulmuş ve bir taşa sarılan tehdit notunu camına atmış olabilecekleri geldi aklına. Çekingen adımlarla cama doğru yaklaştı, camda kırık yoktu. Pencereyi yavaşça açtı ve kafasını aşağıya doğru 30° eğimle sarkıttı. Yüzüne zayıf bir çakıl taşı geldi. Bu fırsatı değerlendirip ufak çaplı bir acı çekti Irvid. Gelen, arkadaşı Miryalov’dan başkası değildi. “Napıyon lan, kaç gündür gözükmüyon sikik. Hadi in aşşaa da kahveye gidip bi batak çevirelim” dedi Miryalov. Irvid derin bir nefes alıp, sakinliğini muhafaza ettikten sonra “dayanılmaz migren ağrıları çekiyorum, gelemem” dedi. Miryalov’un “gel lan, giderken bakkaldan bi aspirin alırız hiç bi şeyciğin kalmaz” cümlesinin ardından kendini nedensizce sokakta buldu.

Kahvehaneye doğru yürüyorlardı. Yolculuk boyunca Irvid ne kadar konuşmadıysa Miryalov da o kadar konuşmuştu. Bu dayanılmaz yolculuk boyunca Irvid, onu öldürmenin ne kadar huzur verici bir şey olacağını düşündü durdu. Kahvehaneye varmışlardı. İçeri girdi. Adeta bir bataklığın beton haliydi burası. Çevresine küçümser bir iki bakış attıktan sonra, sigara dumanı altında toplaşmış gürültülü bir şekilde iskambil oynayan insanları görüp, “ne pespaye, ne avam, ne müstekreh canlılar bunlar” diye düşündü. Üzerinde sigara yanıkları olan, kenarları dökük, mevta yeşili bir masaya oturdu. Ardından hiç ama hiç sevmediği, isimlerini bile aklının en ücra köşesine attığı iki arkadaşı daha geldi.

“Sonradan çamura yatmak yok, Marlboro’suna, mecburcu yedi der, 65’de biter” dedi Miryalov elindeki iskambil destesini karıştırırken. Kağıtlar dağıtıldı. Gelebilecek en kötü olasılıklı el gelmişti. Elini dizdi. Hiç renklisi yoktu. Kafasını önüne eğdi. Derin bir nefes aldı ve; “Renkli olmayınca katılıyor mu” diye sordu Irvid. “Olduuu annem başka bir arzun var mı ahoheao” gibi sığ bir cevap aldı. Oyunun esnasında, mahallenin en güzel kızı Larislana hakkında konuştular. Bursa Nilüferspor ile Çerkezköy Belediyespor arasında oynanacak 320 kodlu maç hakkında alt mı üst mü olur tartışmasına girdiler. Bütün bu konuşmalar arasında Irvid tek bir kelime bile etmedi. Masada birdenbire derin bir sessizlik oldu. Miryalov ağzına attığı beyaz leblebiyle bu sessizliğe bozdu ve Irvid’e dönüp; “kaç gündür napıyorsun olm. Kendini eve kapamışsın, bi acı çekmeler, iç dünyaya yolculuğa çıkmalar, kendini sorgulamalar… Neyin peşindesin. 31 çekmekten vücudunda demir kalmadı lan. Sonra yığılıp kalırsın tabi yatağa. Bana kolpaj yapma artiz” dedi. Bu galiz laflar Irvid’in sabrını artık taşmıştı. Ayağa kalktı. Sandalyesini arkaya doğru itti. Yutkundu. “İzninizle” diyip aniden kahveden ayrıldı. Çıkarken duyduğu son cümle; “sigigit lan kunek”di. Bu, onu derinden yaralamıştı.

Evine gider gitmez acılar içinde kıvranan güçsüz bedeni, yolculuğu sabaha değin sürecek uyku trenindeki koltuğunda yerini aldı. Daha gün ağarmadan bir gürültüyle uyandı. Kafasını dışarı uzattı. Düğün hazırlıkları vardı. İnsanların telmaşa hareketlerini, basit heyecanlarını görüp bir kez daha iğrendi zerresine kadar. İkinci bir uyku için başını tekrardan yastığa koydu. Uzaklardan ince bir müzik sesi duyuluyordu… http://tinyurl.com/irvidmalov


Devamı için: tıklamak falan

Neden Olmasın Teoremi ve Pierre Woodman

"Everything has a price" diyip oh nasıl olsa ingilizce bi giriş yaptım, bundan sonra hiç bi sik anlatmasam da gerekli miktarda havam var diyerekten köşeye çekilmeyeceğim. Zaten anlatmaya, gevelemeye çalışacağım şey de her şeyin bir fiyatı var konusuyla yakın ilintisiz. Parayla bir şeyler değil de iknayla bir şeyler elde etme üzerine ufak bir teoremim var: "Neden Olmasın"

Pierre Woodman'ı bilenler bilir, bilmeyenler içinse ufak çaplı bir özet geçeyim. Google hazretleri zaten konu hakkında her türlü yardımı yapmakta. Woodman, porno sektöründe fotoğrafçı, kameraman, yönetmen, senarist, casting sahibi yani bi nevi her şey. Ama filmlerine kesinlikle porno demeye dilim varmıyor. Hani sanat filmi izleyen entelleri getirsek, film boyu kemik çerçeveli gözlükleriyle oynayıp hımm, çok özgün, dışavurumcu gibi seslerle filmi soluksuz izlerler. Çünkü Woodman'ın filmlerinin en önemli özelliği; kadın kişilerin tamamiyle sokaktan bulup getirilmesi ve ilk kez bu iş için kamera önüne geçiyor olması. Yani olay tamamiyle doğal. Ve asıl izlenesi bölüm bundan sonra başlıyor. Çünkü izlenecek olan şey bir porno değil, insan psikolojisi ve saniyeler içindeki değişimi. Hiç porno film çevirmek gibi bir niyeti olmayan, hatta kalkıp gitmek üzere olan hanım kızlarımıza tatlı diller dökerek, ufak iltifatlarla ve arka planda dönen paralarla ikna ediyor. İkna ettiği kişiler de öyle sıradan tipler değil işin ilginci, aralarında 2006 Rusya güzeliyle bile filmi bulunmakta.

Vay arkadaş ne methettin adamı gören de hiç yapılmamış bir şey sanacak, x vay y var diyorsan, Woodman'ı hiç görmemişsin demektir. Woodman, bildiğin halı mobilya dükkanı sahibi tipli, göbekli, kısa boylu, döşü götü kıllı, küçük pipili yani bi nevi Şahin K. Ama Şahin K'dan farkı; performansı. Bildiğin darbeli matkap gibi çalışmakta ve sevişmek gibi bir niyeti olmayan hanım kızımız da olay sonunda gayet memnun kalmakta. Ayrıca en önemli özelliklerinden birine gelirsem; avına yaklaşırken gözün çok güzel, saçın şahane gibi iltifatların yanında direkt ama göte de methiyeler de sunmakta. Yani niyeti gevelememekte. Sevişmek istiyorsa, senle sevişmek istiyorum demekte. Hay ben kafama sokim, deminden beri girizgah yapcam, teoremimin tabanını sağlamlaştırcam diye elin pornocusunu pohpohluyorum, methediyorum. Asıl konuyu tamamiyle unuttum. Olay Woodman siker'e döndü, dönecek.

Woodman'ı yeterince methettiysem asıl konuya geçiyorum: "Neden Olmasın" Hani bazen arkadaş meclisinde "o kız sana bakmaz" varyasyonunda cümleler geçmekte ya. İşte bu teorem bu yargıları ortadan kaldırmakta. Deyim, ikametgah değiştirmediyse ve tabir de caizse; amına koymakta. Nasıl mı? Hepsi ama hepsi Zabah gazetesiyle 24 kupona. Öhm! Herkes herkese bakar güzel kardeşim, canım, bebeğim, tontişim, porsuğum... Lan Woodman koca bi kainatı sikti geçirdi, neyin eksik Woodman'dan, fazlan var. Koçsun koç. Öncelikle hedefini belirleyip, hedeften milim sapmadan, kollektif futbolu benimsemeden, tam saha pres yapacaksın ve kafanda tek bir motto: "Neden Olmasın"

Lan mal böyle anlatıyosun ama daha elle tutulur hiçbir şey yok ortada diyorsan, bekle canım, bekle güzel kardeşim. Kendimden örnekle konuyu pekiştiricem. Kendim denemediğim teoremi sana kullandırırmıyım hiç. Yaslan arkana anlatıyorum. Olay lisede geçmekte ve ben bu teoremimi hayata geçirmek için bahane aramaktayım. Arkadaşlarımın önüne atlayıp, uzaklara baktıktan sonra "Bana bir isim söyleyin, onu 3 gün içinde tavlayayıp hepinizi göt edeyim ve eğer başaramazsam takımınızın orijinal formasını alıcam" "Yine durduk yere gaza geldi mal" diyip güldüler ama teklifim onları cezbetti. Zira ne göt olma, olmama gibi bir olayları ne de kaybedecek bir şeyleri vardı. Tamamiyle heyecan peşinde ve bir bilim adamı gibi risk alarak teoremimin ispatı peşindeydim. "Pınar" dediler hep bir ağızdan. Pınar olmaz lan ehe başka birini söyleyin, Pınar sayılmaz dedim. Yalvardım uçan balon aldırmaya çalışan sabi gibi. Pınar ki; okulun tartışmasız en güzeli, en götü havalısı, en ulaşılmazı. Her okulda bir Pınar vardır zaten, fazla tasvire gerek yok. Ama bu Pınar, "Milli Eğitim Bakanlığı Pınar Atama Sistemi"nden çıkmış en güzel Pınar'dı. Ama madem bir teorem attım ortaya, bunu kanıtlamam lazım diyip, Pınar hakkındaki tüm bilgileri topladım ve olanca özgüvenimi de yanıma aldıktan sonra yanına gittim.

-Pınar naber? (Çok kendinden emin ve netim. Doğru yoldayım. "Neden Olmasın")
-Sen de kimsin be (Bu tür çıkışlara hazırlıklıydım allahtan, hemen cevabı yabıştırcam bak)
-Ben seni zevk okyanularında kayıksız bırakacak ilahım (Uuu beybi)
-Senin ağzını burnunu kırdırtırım göt. Emrahhh, Emrahhhhh (Beklenmeyen tepki, beklenmeyen tepki)
- Ya Pınar tamam Emrah'ı niye çağırıyosun. Çağırma Emrah'ı, ne gerek var Emrah'a. Ya aynı sınıftayız hatırlamadın mı. Ben ya Hoanes. Arka sırada oturuyorum hani. Bi kere hani "sakızı olan var maaı" demiştin de sakız vermiştim sana. "Çok tişkür canişkom" demiştin?
-Heaa hatırladım. Niye piç gibi konuşuyon o zaman. Az kalsın Erhan'a dövdürcektim seni.
-Şaka Pınarcım, şaka. Maksat eğlenelim, güzel bi anı olsun, hayatın monotonluklarından kaçalım. Hadi ben gittim, sonra şeaparız...

Giriş Olayını Oldum Olası Beceremem

Vakti zamanında blog diye bir şey açmıştım, niye açmıştım diyip aylar sonra buraya bir şeyler yazmaya karar verdim. Cidden niye açtım lan. İddialı bir şeyler mi yapmak istiyorum, yoo. Böyle süper alengirli tartışmalara girip, beyin fırtınaları içinde sinerjiler mi yaratmak istiyorum, yoo. Bi dünya konuda kusursuz bilgi sahibiyim ve bu fikirlerimi anlatarak başkalarının kafasını mı şişirmek istiyorum, yoo. Lan o zaman ne sikime açtım burayı.

Zannedersem temel neden şu; birkaç gün önce eski yazdığım yazıları gördüm not defterinde, böyle salak sapık, klasik ergen kafası şeyler. Hani eski fotoğraflarınızı görüp "ben bu saçma şeyleri mi giyiyomuşum" diyoruz ya, o oldu bi an. Gayet normal şeyler özünde. Peki ya şimdi hiç düşünmeksizin bir kelime dahi söylüyor muyum? Yahut bi kağıt parçasına bir şeyler karalıyıp onları saklıyor muyum? Hayır. Şimdi karaladığım, yazdığım her şey bi dünya elekten geçiyor kafamda, kenarı köşesi kırpılıyor ve özenle bir yerin köşesinde 3 gün sonra sıkıldığımda sil tuşuna basmamla kayboluyor. Şu an zannedersem tam olarak bunun için buradayım. İlerde lan ne saçmalamışım demek için. Aklıma gelen herhangi bir şeyi suya yazmamak, bir yazdığımı bir daha okumadan, imlasına bile dokunmadan ortalığa salmak için. Süt için. Işık'ı da çağırın o da içsin. Ha, canım ister ahkam da keserim, laf da atarım, şu film ne boktans da derim, tamamiyle sikimin doğrultusunda gelişecek şeyler. Ayrıca şu an bu yazıyı okuyan biri varsa cidden çok büyük bir yanlışın içinde. Tamamiyle zaman kaybı. Ama çok güzel bi insansın sen, biliyorum ben bunu, tontiş yanakların, sıkılası göğüslerin var. En baştan demiştim; giriş olayını oldum olası beceremem.